🪸 Zuhruf Suresi 3 Ayet Meali
SLs26. ❬ Önceki Sonraki ❭ إِنَّا جَعَلْنَٰهُ قُرْءَٰنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûnta’kılûne. 2-3 Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık. Türkçesi Kökü Arapçası elbette biz إِنَّا onu yaptık ج ع ل جَعَلْنَاهُ bir Kur’an ق ر ا قُرْانًا Arapça ع ر ب عَرَبِيًّا umulur ki لَعَلَّكُمْ düşünüp anlarsınız ع ق ل تَعْقِلُونَ Diyanet İşleri Başkanlığı 2-3 Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık. Diyanet Vakfı 2-3 Apaçık Kitab´a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur´an kıldık. Elmalılı Hamdi Yazır Sadeleştirilmiş Doğrusu, Biz onu Arapça olarak okunacak bir Kur´an yaptık ki akıl erdiresiniz. Elmalılı Hamdi Yazır 2-3 Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur´an yaptık. Ali Fikri Yavuz Biz onu, anlayasınız diye, Arabca bir Kur’an yaptık. Elmalılı Hamdi Yazır Orijinal Hakkâ biz onu Arabî olarak okunacak bir Kur´an kıldık ki akıl irdiresiniz Fizilal-il Kuran Düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur´an yaptık. Hasan Basri Çantay Hakıykat biz onu, Onun manâlarını anlayasınız diye, Arabca bir Kur´an yapdık. İbni Kesir Düşünüp anlayasınız diye gerçekten Biz, onu arabça bir Kur´an kılmışızdır Ömer Nasuhi Bilmen Muhakkak Biz onu bir Arapça Kur´an kıldık, umulur ki, siz akıl erdirirsiniz. Tefhim-ul Kuran Gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur´an kıldık. Warning includeturkce/bil/ Failed to open stream No such file or directory in C\inetpub\vhosts\ on line 27 Warning include Failed opening 'turkce/bil/ for inclusion include_path='.;.\includes;.\pear' in C\inetpub\vhosts\ on line 27
Bayraktar Bayraklı Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an MealiOnların sırtına kurulasınız ve üzerlerine yerleştiğinizde, Rabbinizin nimetini hatırlayarak şöyle diyesiniz diye, "Bunları bizim emrimize veren Allah, her türlü eksiklikten uzaktır. Aksi takdirde biz bunları emrimizin altına alamazdık."Mehmet Okuyan Kur’an Meal-TefsirBöylece onların hayvanların sırtına binip gemilerin üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz diye "Bunu bizim hizmetimize veren Allah yücedir, yoksa biz bunları hizmetimize Yüksel Mesaj Kuran ÇevirisiKi onların üstüne binesiniz ve onlara bindiğiniz zaman Efendinizin size olan nimetini düşünerek şunları diyesiniz "Bunu bizim emrimize veren çok yücedir. Onları kendi başımıza kontrol altına alamazdık."Üzerlerine binip, onlardan yararlanınca, Rabb'inizin verdiği nimetleri anarak "Bunları, hizmetimize veren Allah ne yücedir; yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi." Vakfı Süleymaniye Vakfı MealiBu binekler üstünde rahat etmeniz içindir. Rahatladığınız zaman Rabbinizin nimetlerini hatırlamalı ve şöyle demelisiniz "Bunları hizmetimize veren Allah'a boyun eğeriz; yoksa bunu kendiliğimizden Rıza Safa Kur'an-ı Kerim GerçekOnların sırtına binmeniz için. Sonra, onların üzerine bindiğinizde, Efendinizin nimetlerini anın ve şunu söyleyin "Bunları hizmetimize veren, tüm yakıştırmalardan ayrıktır. Çünkü biz, bunu elde edemezdik!"Mustafa İslamoğlu Hayat Kitabı Kur’anBu sayede sırtlarına kurulup hükmedesiniz; ve onlara hükmettiğiniz her zaman da, Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz "Bütün bunları bizim yararımıza bir yasaya bağlayan Allah'ın şanı ne yücedir; aksi halde bizim gücümüz buna asla Nuri Öztürk Kur'an-ı Kerim MealiKi onların sırtlarına kurulasınız, sonra oraya kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayıp da şöyle diyesiniz "Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin! Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık."Ali Bulaç Kur'an-ı Kerim ve Türkçe AnlamıOnların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve "Bunlara bizim için boyun eğdiren Allah ne yücedir, yoksa biz bunu kendi hizmetimize yanaştıramazdık" demeniz sadeleştirilmiş Ki, sırtlarına kurulasınız sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz "Ne yücedir O Allah ki, bunu bizim hizmetimize vermiş; yoksa biz bunu yanaştıramazdık kendimize boyun eğdiremezdik.Muhammed Esed Kur'an Mesajıböyle yapar ki onlara hükmedesiniz ve ne zaman onlardan yararlanırsanız Rabbinizin nimetlerini hatırlayıp "Bütün bunları bizim hizmetimize veren O ne yücedir, çünkü O olmasaydı biz bunu elde edemezdik;Diyanet İşleri Kur'an-ı Kerim Türkçe Meali12-14 O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları Hamdi Yazır Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiKi sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine kurulduğunuzda rabbınızın ni'metini anıp diyesiniz tenzih o sübhane ki bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdıkSüleyman Ateş Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiKi onların sırtlarına binesiniz, sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin ni'metini anasınız ve şöyle diyesiniz "Bunu bizim hizmetimize veren Allahın şanı yücedir, yoksa biz bunu hizmetimize yanaştıramazdık."Onların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, rabbinizin nimetini zikretmeniz ve "Bunlara bizim için boyun eğdiren Tanrı ne yücedir, yoksa biz bunu kendi hizmetimize yanaştıramazdık" demeniz Basri Çantay Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim13-14 Taki sırtlarında karaar kılasınız, sonra üzerlerine yerleşince kalblerinizle Rabbinizin ni'metini iyice düşünesiniz ve dilinizle de "Bunları bize rameden Allahın şanı ne yücedir, münezzehdir. Yoksa biz bunlara güc yetiremezdik. Biz herhalde, ancak Rabbimize dönüb gidicileriz", ki bunların üzerine oturunca, Rabbınızın nimetini anarak Bunları bize müsahhar kılan ne yücedir, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, Piriş Kur'an-ı Kerim Türkçe Anlamı13-14 Onların sırtlarına bitip oturmanız, sonra da Rabbiniz'in nimetlerini hatırlamanız, onlara yerleştikten sonra da -Bunu, hizmetimize veren Allah ne yücedir. Yoksa buna bizim gücümüz yetmezdi ve biz elbette Rabbimiz'e döneceğiz demeniz için..Suat Yıldırım Kuran-ı Kerim ve Meali13-14 Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz "Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz."Ahmed Hulusi Türkçe Kur'an ÇözümüKi, sırtlarına kurulasınız, sonra onun üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini zikredesiniz ve "Bunu bize kullandıran Subhandır! Yoksa biz bunu değerlendiremezdik" Yüksel Eski Baskı Mesaj Kuran ÇevirisiKi onların üstüne binesiniz ve onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin size olan nimetini düşünerek şunları diyesiniz 'Bunu bizim emrimize veren çok yücedir. Onları kendi başımıza kontrol altına alamazdık.'Erhan Aktaş Eski Baskı Kerim Kur'anÜzerlerine binip, onlardan yararlanınca, Rabb'inizin verdiği nimetleri anarak "Bunları, hizmetimize veren Allah ne yücedir; yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi." Khalifa The Final TestamentAs you rest on top of them, you shall appreciate such a blessing from your Lord, and say, "Glory be to the One who subdued this for us. We could not have controlled them by Monotheist Group The Quran A Monotheist TranslationSo that you may settle on their backs; then recall the blessing of your Lord once you have settled on them, and say "Glory to the One who has committed this for us, and we could not have done so by ourselves."Edip-Layth Quran A Reformist TranslationSo that you may settle on their backs; and then when you have settled on them you may recall your Lord's blessing, by saying "Glory be to the One who commits this for us, and we could not have done so by ourselves."
❬ Önceki Sonraki ❭ فَأَهْلَكْنَآ أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشًا وَمَضَىٰ مَثَلُ ٱلْأَوَّلِينَ Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelînevvelîne. Biz, onlardan daha çetinlerini de helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti! Diyanet İşleri Başkanlığı Biz, onlardan daha çetinlerini de helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti! Diyanet Vakfı Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır Sadeleştirilmiş Onun için Biz onlardan daha sert pençelileri helak ettik. Kur´an´da öncekilerin misali geçti. Elmalılı Hamdi Yazır Biz onlardan daha kuvvetli olanları helâk ettik. Kur´an´da öncekilerin örneği de geçmiştir. Ali Fikri Yavuz Onun için biz onlardan Mekke’lilerden kuvvetçe daha şiddetlilerini helâk ettik ve o evvelkilerin hallerine dair Kur’an’da ibret örneği geçti. Elmalılı Hamdi Yazır Orijinal Onun için biz onlardan daha sert pençelileri helâk ettik ve evvelkilerin meseli geçti. Fizilal-il Kuran Bizde bunlardan daha güçlü oları o kavimleri helak ettik. Öncekilere dair nice misaller geçmiştir. Hasan Basri Çantay Onun için biz kuvvetçe bunlardan daha çetinlerini helak ettik. O evvelki ümmet lerin misâl ler i nice âyetlerimizde geçmişdir. İbni Kesir Biz, bunlardan daha güçlü olanları helak ettik. Öncekilerin misali geçti. Ömer Nasuhi Bilmen Artık bunlardan daha şiddetlisini helâk ettik ve evvelkilerin sıfatı geçmiştir. Tefhim-ul Kuran Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan toplumları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.
Zuhruf suresi, ismini 35. Ayetinde geçen Zuhruf’ kelimesinden almıştır. Anlam olarak yıldız, mücevher, dünya anlamına gelen bu kelime surenin değerine işaret etmektedir. Surenin içerisinde başlıca; tevhitten, imandan, vahyin gerçeklerinden bahsedilir. Peki, Zuhruf suresinin anlamı nedir? Zuhruf suresinin meali nasıldır? İşte Zuhruf suresinin Arapça ve Türkçe okunuşu…. Zuhruf suresi; İslam alemi tarafından gerek anlamı gerekse tefsiri bakımından oldukça fazla merak sureler arasında yer almaktadır. Mekke döneminde inen ve 89 ayetten oluşan sure, insanların dünyanın geçici işleri ile uğraşıp ahiret hayatlarını hiçe saymalarından bahseder. Batıl inançların karşısında duran ve haklı olanın yanında ilerleyen İbrahim, Musa ve İsa peygamberler anlatılır. Peki, Zuhruf suresinin faziletleri nelerdir? İşte Zuhruf suresi hakkında merak edilenler…ZUHRUF SURESİ TÜRKÇE OKUNUŞU mım kitabil mübın cealnahü kur'anen arabiyyen lealleküm ta'kılun innehu fı ümmil kitabi ledeyna le aliyyün hakım fe nadribü ankümüz zikra safhan en küntüm kavmem müsrifın kem erselna min nebiyyin fil evvelın ma yet'tıhim min nebiyyin illa kanu bihı yestehziun ehlekna eşedde minhüm batşev ve meda meselül evvelın lein seeltehüm men halekas semavati vel erda le yekulünne halekahünnel azızül alım ceale lekümül erda mehdev ve veale leküm fıha sübülel lealleküm tehtedun nezzele mines semai maem bi kader fe enşarna bihı beldetem meyta kezalike tuhracun halekal ezvace külleha ve ceale leküm minel fülki vel en'ami ma terkebun testevu ala zuhurihı sümme tezküru nı'mete rabbiküm izesteveytüm aleyhi ve tekulu sübhanellezı sehhara lena haza ve ma künna lehu mukrinın inna ila rabbina le münkalibun cealu lehu min ıbadihı cüz'a innel insane le kefurum mübın memma yahlüku benativ ve asfaküm bil benın iza büşşira ehadühüm bima darabe lir rahmani meselen zalle vechühu müsveddev ve hüze kezıym ve mey yüneşşeü fil hılyeti ve hüve fil hısami ğayrumübın cealül melaiketellezıne hüm ıbadür rahmani inasa e şehidu halkahüm setüktebü şehadetühüm ve yüs'elun kalu lev şaer rahmanü ma abednahüm ma lehüm bi zalike min ılmin in hüm illa yahrusun ateynahüm kitabem min kablihı fe hüm bihı müstemsikun kalu inna vecedna abaena ala ümmetiv ve inna ala asarihim mühtedun kezalike ma erselna min kablike fı karyetim min nezırin illa kale mütrafuha inna vecedna abaena ala ümmetiv ve inna ala asarihim muktedun e ve lev ci'tüküm bi ehda mimma vecedtüm aleyhi abaeküm kalu inna bima ürsiltüm bihı kafirun mihüm fenzur keyfe kane akıbetül mükezzibın iz kale ibrahımü li ebıhi ve kavmihı innenı beraüm mimma ta'büdun fetaranı fe innehu seyehdın cealeha kelimetem bakıyeten fı akıbihı leallehüm yarciun metta'tü haülai ve abaehüm hatta caehümül hakku ve rasulüm mübın lemma caehümül hakku kalu haza sıhruv ve inna bihı kafirun kalu lev la nüzzile hazel kur'anü ala racülim minel karyeteyni azıym hüm yaksimune rahmete rabbik nahnü kasemna beynahüm meıyşetehüm fil hayatid dünya ve rafa'na ba'dahüm fevka ba'dın deracatil li yettehıze ba'duhüm ba'dan suhriyya ve rahmetü rabbike hayrum mimma yecmeun lev la ey yekunen nasü ümmetev vahıdetel le cealna li mey yekfüru bir rahmani li büyutihim şükufem min fiddativ ve mearice aleyha yazherun li büyutihim ebvabev ve süruran aleyha yettekiun zuhrufa ve in küllü zalike lemma metaul haytiod dünya vel ahıratü ınde rabbike lil müttekıyn mey ya'şü an zikrir rahmani nükayyıd lehu şeytanen fe hüve lehu karın innehüm le yesuddunehüm anis sebıli ve yahsebune ennehüm anis sebıli ve yahsebune ennehüm mühtedun iza caena kale ya leyte beynı ve beyneke bu'del meşrikayni fe bi'sel karın ley yenfeakümül yevme iz zalemtüm enneküm fil azabe müşterikun fe ente tüsmius summe ev tehdil umye ve men kane fı dalalim mübın imma nezhebenne bike fe inna minhüm müntekımun nüriyenne kellezı veadnahüm fe inna aleyhim muktedoirun billezı uhıye ileyk inneke ala sıratım müstekıym innehu lezikrul leke ve li kavmik ve sevfe tüs'elun men erselna min kablike mir rusülina e cealna min dunir rahmani alihetey yu'bedun le kad erselna musa bi ayatina ila fir'avne ve meleihı fe kale inni rasulü rabbil alemın caehüm bi ayatina iza hüm minha yadhakun ma nürıhim min ayetin illa hiye ekberu min uhtiha ve ehaznahüm bil azabi leallehüm yarciun kalu ya eyyühes sahırud'u lena rabbeke bima ahide ındeke innena le mühtedun keşefna anhümül azabe izahüm yenküsun nada fir'avnü fı kamihı kale ya kavmi e leyse lı mülkü mısra ve hazihil enharu tecrı min tahtı e fe la tübsırün ene hayrum min hazellezı hüve mehınüv ve la yekadü yübın lev la ülkıye aleyhi esviratüm min zehebin ev cae meahül melaiketü mukterinın kavmehu fe etauh innehüm kanu kavmen fasikıyn asefununtekamna minhüm fe ağraknahüm ecmeıyn cealnahüm selefev ve meselel lil ahırın lemma duribebnü meryeme meselen iza kavmüke minhü yesıddun kalu e alihetüna hayrun em hu ma darabuhü leke illa cedela bel hüm kavmün hasımun hüve illa abdün en'amna aleyhi ve cealnahü meselel li benı israıl lev neşaü le cealna minküm melaiketen fil erdı yahlüfun innehu le ılmül lissaati fe la temterunne biha vettebiun haza sıratum müstekıym la yesudodennekümüş şeytan innehu leküm adüvvün mübın lemma cae ıysa bil beyyinati kale kad ci'tüküm bil hıkmeti ve li übeyyine leküm ba'dallezı tahtelifune fıh fettekullahe ve etıy'un hüve rabbı ve rabbüküm fa'büduh haza sıratum müstekıym ahzabü mim beynihim fe veylül lillezıne zalemu min azabi yevmin elım yenzurune illes saate en te'tiyehüm bağtetev ve hüm la yeş'urun ehıllaü yevmeizim ba'duhüm li ba'dın adüvvün illel müttekıyn ıbadi la havfün aleykümül yevme ve la entüm tanzenun amenu bi ayatina ve kanu müslimın cennete entüm ve ezvacüküm tuhberun aleyhim bi sıhafim min zehebiv ve ekvab ve fıha ma teştehıhil enfüsü ve telezzül a'yün ve entüm fıha halidün tilkel cennetülletı uristümuha bima küntüm ta'melun fiha fakihetün kesıratüm miha te'külun mücrimıne fı azabi cehenneme halidun yüfetteru anhüm ve hüm fıhi müblisun ma zalemnahüm ve lakin kanu hümüz zalimın nadev ya malikü li yakdı aleyna rabbük kale inneküm makisun ci'naküm bil hakkı ve lakinne ekseraküm lil hakkı karihun ebramu emran fe inna mübrimun yahsebune enna la nesmeu sirrahüm ve necvahüm bela ve rusülüna ledeyhüm yektübun in kane lirrahmani veledün fe ene evvelül abidın rabbis semavati vel erdı rabbil arşi amma yesıfun yahudu ve yel'abu hatta yülaku yevmehümüllezı yuadun hüvellezı fis semai ilahüv ve fil erdı ilah ve hüvel hakımül alım tebarakellezı lehu mülküs semavati vel erdı ve ma beynehüma ve ındehu ılmüs saah ve ileyhi türceun la yemliküllezıne yed'une min dunihiş şefaate illa men şehide bil hakkı ve hüm ya'lemun lein seeltehüm men halekahüm le yekulünnellahü fe enna yü'fekun kıylihı ya rabbi inne haülai kavmül la yü'minun anhüm ve kul selam fe sevfe ya'lemun ZUHRUF SURESİ ANLAMI VE MEALİ Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla; Hâ Mîm. ﴾1﴿ Apaçık Kitab'a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık. ﴾2-3﴿ Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta Levh-i Mahfuz'da mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur. ﴾4﴿ Haddi aşan bir topluluk oldunuz diye vazgeçip Zikir'le Kur'an'la sizi uyarmaktan geri mi duralım? ﴾5﴿ Halbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik. ﴾6﴿ Onlar da kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı. ﴾7﴿ Biz, onlardan daha çetinlerini de helak ettik. Öncekilerin örneği geçti! ﴾8﴿ Andolsun, onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka, "Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah yarattı" diyeceklerdir. ﴾9﴿ O, yeryüzünü size beşik yapan ve gideceğiniz yere ulaşasınız diye sizin için orada yollar var edendir. O gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz. ﴾11﴿ O bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır. ﴾12-14﴿ Böyle iken "melekler Allah'ın kızlarıdır" demek suretiyle kullarından bir kısmını O'nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür. ﴾15﴿ Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı? ﴾16﴿ Onlardan biri, Rahmân'a örnek kıldığı isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir. ﴾17﴿ Süs içerisinde narin bir biçimde yetiştirilen ve tartışmada delilini erkekler gibi açıklayamayanı mı Allah'a isnad ediyorlar? ﴾18﴿ Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların yalan şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır. ﴾19﴿ "Eğer Rahmân dileseydi biz onlara kulluk etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. ﴾20﴿ Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar? ﴾21﴿ Hayır! Onlar sadece, "Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, ve biz onların izlerinden gitmekteyiz" dediler. ﴾22﴿ İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, "Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz" demiş olmasınlar. ﴾23﴿ Gönderilen uyarıcı, "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?" dedi. Onlar, "Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" dediler. ﴾24﴿ . Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu! ﴾25﴿ Hani İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım." ﴾26﴿ "Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir." ﴾27﴿ İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı. ﴾28﴿ Doğrusu onları Mekke müşriklerini ve atalarını kendilerine hak olan Kur'an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırırım. ﴾29﴿ Fakat kendilerine Hak gelince, "Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkar ediyoruz" dediler. ﴾30﴿ "Bu Kur'an iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler. ﴾31﴿ Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, çeşitli alanlarda kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri dünyalık şeylerden daha hayırlıdır. ﴾32﴿ Eğer bütün insanlar kafirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahmân'ı inkar edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. ﴾33﴿ Evlerine gümüşten kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır. ﴾34-35﴿ Kim, Rahmân'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. ﴾36﴿ Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar. ﴾37﴿ Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!" der. ﴾38﴿ Onlara, "Bu temenniniz bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız" denir. ﴾39﴿ Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin? ﴾40﴿ Ya biz seni bu dünyadan alır götürürüz de, onlardan intikam alırız. ﴾41﴿ Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter. ﴾42﴿ Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin. ﴾43﴿ Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz. ﴾44﴿ Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor Rahmân'dan başka kulluk edilecek ilahlar var etmiş miyiz? ﴾45﴿ Andolsun, biz Mûsâ'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, "Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti. ﴾46﴿ Mûsâ mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar! ﴾47﴿ Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık. ﴾48﴿ Onlar azabı görünce "Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz" dediler. ﴾49﴿ Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar. ﴾50﴿ Firavun kavmine seslenerek dedi ki "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?" ﴾51﴿ "Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?" ﴾52﴿ "Eğer doğru söylüyorsa ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?" ﴾53﴿ Firavun kavmini küçük düşürdü ezdi. Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu. ﴾54﴿ Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öc aldık, hepsini suda boğduk. ﴾55﴿ Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık. ﴾56﴿ Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin senin kavmin seni susturacak bir delil buldukları zannıyla hemen şamata etmeye başlar. ﴾57﴿ "Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?" dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur. ﴾58﴿ İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları'na örnek kıldığımız bir kuldur. ﴾59﴿ Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık. ﴾60﴿ Şüphesiz o Kıyametin kopacağının bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur. ﴾61﴿ Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır. ﴾62﴿ İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin." ﴾63﴿ Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur. ﴾64﴿ Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azâbından vay o zulmedenlerin haline! ﴾65﴿ Onlar bu tavırlarıyla ancak, kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler, halbuki bunun farkında değillerdir. ﴾66﴿ O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar. ﴾67﴿ Allah şöyle der "Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de." ﴾68-69﴿ "Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz." ﴾70﴿ Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız. ﴾71﴿ İşte, bu yapmakta olduklarınıza karşılık size mîras verilen cennettir. ﴾72﴿ Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz. ﴾73﴿ Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklardır. ﴾74﴿ Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler. ﴾75﴿ Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zâlim idiler. ﴾76﴿ Görevli meleğe şöyle seslenirler "Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin." O da, "Siz hep böyle kalacaksınız" der. ﴾77﴿ Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız. ﴾78﴿ Yoksa gerçeği kabul etmeme konusunda bir işe kesin karar mı verdiler? Şüphesiz biz de onları cezalandırmakta kararlıyız. ﴾79﴿ Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz melekler yazmaktadırlar. ﴾80﴿ Ey Muhammed! De ki "Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum." ﴾81﴿ Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır. ﴾82﴿ Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, batıl inançlarına dalsınlar ve dünya hayatlarında oynayadursunlar. ﴾83﴿ O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilah olandır. O hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. ﴾84﴿ Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O'nun katındadır ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz. ﴾85﴿ Onu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler şefaat edebilirler. ﴾86﴿ Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, "Allah" derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar? ﴾87﴿ Onun Muhammed'in, "Ya Rabbi!" demesine andolsun ki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir. ﴾88﴿ Şimdilik sen onları hoş gör ve "size selam olsun" de. Yakında bilecekler. ﴾89﴿ Peki, Zuhruf suresinin tefsiri nasıldır? ZUHRUF SURESİ TEFSİRİ “Ayrılmış, tek başına harfler” mânasındaki “hurûf-ı mukattaa” hakkında, ikinci sûrenin başında gerekli bilgi verilmiştir. Burada alfabeden iki harfin zikredilerek sûreye giriş yapılmasının şöyle bir özel hikmetinden söz edilebilir Kur’an Arapça’dır, sizin konuştuğunuz Arapça nasıl hâ, mîm gibi harflerden oluşuyorsa bu da o harflerden oluşturulmuştur. Onu anlamanız ve üzerinde düşünerek, aynı harflerden benzerini yapmayı deneyerek eşsizliğini kabul etmeniz için hiçbir engel yoktur. Kur’an’la ilgili gerçekleri bildirmek üzere söze başlanırken yine Kur’an’a yemin edilmesi, onun eşsizliğini, önemini ve ilâhî kaynaklı olduğunu anlamak için kendisinden başka bir şâhide ve delile ihtiyaç bulunmadığına işaret etmektedir. Kur’an yazıldığı için bir kitaptır; fakat onun okunması, yazılmasına bağlı değildir. Kur’an nâzil olduğu günden beri yalnızca yazı bilenler tarafından değil, okuyup yazma bilmeyenler tarafından da ezberlenmiş ve okunmuştur; o yazılsın yazılmasın daima “okunan” bir kitaptır. Kur’an levh-i mahfûz denilen “korunmuş bir kaynak”tan gelmiştir; o yücedir ve hikmetlerle doludur. Levh-i mahfûz terkibine “Allah’ın ilmi” mânasını verenler de olmuştur. Buna göre mâna şöyle olur Kur’an Allah’ın yüce ve hikmetlerle dolu ilminden gelmiştir, onun vahiy yoluyla bir yansımasıdır. İnsanlar her zaman ellerinde bulunanın kıymetini bilmeyebilirler; bu yüzden değerli şeyleri saçıp savururlar, onlardan gerektiği gibi istifade edemezler. Kur’an da çok değerli bir nimettir; insanlar onun kıymetini bilmeseler, ondan uzak dursalar bile peygamberin ve ümmetin vazifelileri onunla insanları uyarmaktır; Kur’an’ın değerini, vazgeçilemezliğini onlara anlatmaktır. Bundan sonraki âyetlerde putperestliğin anlamsızlığı ve çelişkileri, bir Allah’tan başka tanrı olmadığı, peygamberin söylediklerinin doğru olduğu konuları, müşriklerle tartışma üslûbu içinde verilecektir. Hz. Peygamber onlarla tartışırken üzülmesin, kendine kusur bulmasın ve gönül rahatlığı içinde tebliğ görevini yerine getirsin diye geçmiş ümmetler ile peygamberleri arasındaki benzer ilişkiler hatırlatılmaktadır. “Gelip geçenlerin örnek hikâyeleri Kur’an’da daha önce de anlatılmıştır” diye tercüme ettiğimiz kısmı, “Öncekilerden nice benzerleri tarihe karışmıştır” şeklinde çevirmek de mümkündür. Hz. Peygamber’in muhatabı olan müşrik Araplar taptıkları putları, bütün nitelikleri bakımından Allah’a eş ve eşit tutmuyorlardı; meselâ yaratma fiilinin Allah’a mahsus olduğunu, bu kâinatı ancak büyük bir güce ve bilgiye sahip bir varlığın yaratabileceğini biliyor ve itiraf ediyorlardı. Onlara göre putların işi iyiliği elde etmek, kötülüklerden korunmak için kendileri ile Allah arasında aracı olmak ve onları Allah’a yaklaştırmaktı; putlara bunun için tapınıyorlardı Yûnus 10/18; Zümer39/3. Bu âyetten itibaren müşriklerin düşüncelerindeki çelişkilere, inançlarındaki temelsizliğe dikkat çekilmekte ve dolaylı olarak kendileri tevhide davet edilmektedir. Yerin döşek kılınmasından maksat üzerinde yürümeye, çalışmaya ve istirahat etmeye; yani yaşamaya uygun bir şekilde olmasıdır. Yolların yaratılmasına iki mâna verilmiştir a Dünyanın bir yerinden diğer yerine ulaşmayı mümkün kılacak vadilerin, düzlüklerin, geçitlerin yani üzerinde yürümeye ve yol açmaya müsait arazinin yaratılması. Bu yorum, “yollar” diye çevirdiğimiz sübül kelimesinin birinci mânasını esas almaktadır. b Kelimenin ikinci vesîle, çare mânasına göre yaratılanyollardan maksat, insanların çeşitli ihtiyaçlarını giderecek imkânların yaratılmasıdır. Gökten ölçülü olarak su indiren de O’dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden hayat veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız. Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları var eden de O’dur. Hayvanlardan binme, yük taşıma, bekçilik, tarla ve harman sürme gibi işlerde yararlanabilmek için onların ehlîleşme kabiliyetlerinin olması şarttır. Eğer yüce yaratıcı hayvanlara bu kabiliyeti vermeseydi, zikredilen hizmetlerinden istifade etmek mümkün olmazdı. Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz “Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz rabbimize geri döneceğiz.” Müşrik Araplar kız çocuklarını istemedikleri, onları doğru dürüst insan saymadıkları, savaşa dayanıklı olmadıkları ve ömürlerini güzel görünmek için süslenmekle geçirdikleri gerekçesiyle onları hor gördükleri halde hem meleklerin hem de Allah’a ortak kıldıkları putların dişi olduklarına inanır, ayrıca bu dişi putları Allah’ın kızları olarak kabul ederlerdi. Çocuk ana babanın vücudundan bir parça gibidir; yapı olarak onların özelliklerine sahiptir. Eğer putlar Allah’ın kızları ise ya bunların eksik ve değersiz olmamaları gerekirdi, ya da –eksik, değersiz iseler– Allah’ın çocuğu parçası olamazlardı. Burada işte bu çelişkiye dikkat çekilmektedir. “Rahmânın kulları” tamlamasındaki kulları kelimesinin metindeki karşılığı, kul mânasındaki abdin çoğulu olan ibâddır. Kelime, “yanında, katında” mânasındaki “inde” şeklinde de okunmuştur. Buna göre meleklerin Tanrı katında olmaları onların şeref, mevki ve Allah’a olan yakınlıklarını ifade etmektedir. “Yaratılışlarına tanık mı oldular?” cümlesi bilgi teorisi bakımından oldukça önemlidir. Kur’an’ın bilgi anlayışına göre madde âlemine ait varlıkların bilgisi tanıklıkla gözlem ve deney elde edilir. Melekler ise madde âlemine dahil olmayan varlıklardır, insanlar onlar hakkında gözleme dayalı bilgi sahibi olamazlar. Bilmek için geriye kalan yol vahiydir; ya ona inanılacaktır ya da karanlıkta taş atarcasına isabetsiz sözler söylenmiş, aslı olmayan şeylere inanılmış olacaktır. Akıl ve duyu organları yoluyla bilinmesi mümkün olmayan bir varlık alanı da Allah’ın zâtı ve sıfatlarıdır. Allah’ın dilemesinin meşîetinin nasıl işlediğini ancak Allah bilir ve bildirir. O’ndan alınan bir bilgiye vahye, kitaba dayanmadan “O isteseydi biz putlara tapmazdık, şöyle veya böyle yapardık” demek, bilmeden konuşmaya örnek olmanın ötesinde bir anlam taşımaz. âyetin ortaya koyduğu gerçek evrenseldir; tarihte ve günümüzde inanç ve kanaatlerin büyük bir kısmı taklide dayanır. Burada taklitten maksat, kanıt aramadan, aklını işletmeden, şüphe ve test etmeden bir otoritenin söylediklerini kabul etmek ve ona inanmaktır. Müşrik Araplar da Allah, din, putlar ve melekler gibi konulardaki bilgilerini vahiy, akıl, gözlem gibi muteber bilgi kaynaklarına değil, taklide dayandırıyorlardı. 3-28. Peygamberi inkâr etmek, onun tebliğini engellemeye çalışmak yalnızca son peygamberin mâruz kaldığı bir tepki değildir; hak dinden uzaklaşmış, şirki bir kültür mirası olarak içselleştirmiş bütün topluluklar peygamberlerine karşı bu tepkiyi göstermişlerdir. Bunun tipik bir örneği de Peygamber efendimizin hem soyundan geldiği hem de onun nesilden nesile miras bıraktığı tevhit bayrağının en kâmil mânada taşıyıcısı olduğu Hz. İbrâhim ve kavmidir. 28. âyeti, Allah’ı özne yaparak “Allah tevhid ilkesini İbrâhim’in soyundan gelenler içinde devam ettirdi” şeklinde anlayanlar da olmuştur. Hz. İbrâhim’in nesline vasiyetinden söz eden âyet bizim meâldeki tercihimizi teyit etmektedir Bakara 2/132. Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevku sefâya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz.” Peygamber, “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?” diye sordu. Onlar da, “Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz” cevabını verdiler. Onlara hak ettikleri cezayı verdik; gerçeği yalan sayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak! Bir zaman İbrâhim babasına ve topluluğuna şöyle demişti “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır ancak O’na ibadet ederim. O bana doğru yolu gösterecektir.” Bir zaman İbrâhim babasına ve topluluğuna şöyle demişti “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır ancak O’na ibadet ederim. O bana doğru yolu gösterecektir.” Bunu, peşinden gelecekler arasında devam edecek bir söz olarak dile getirdi. Umulur ki buna dönerler. Önceki âyetlerde Hz. İbrâhim ve ümmeti örnek gösterilerek peygamberlerin yürüttüğü tevhit mücadelesi hatırlatılmıştı. Tarih boyunca bu mücadele karşısında iki tavır oluştu İman ve inkâr. Allah dünyada murat buyurduğu imtihanı gerçekleştirmek için her iki tavır erbabına da dünya nimetlerini lutfetti, onlara yaşama imkânı verdi, nesiller birbirini takip etti ve nihayet sıra Hz. Muhammed ve ümmetine geldi. O, ilâhî mesajı kavmine tebliğ edince inanmayanlar, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler. Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar, sosyal itibar gibi maddî, dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi; insanları ancak bu değerler büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse Muhammed’e değil, kendilerine göre Mekke ve Tâif’in büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa Kur’an’ın verdiği cevap aynı zamanda İslâm’ın hedeflediği sosyal ve ahlâkî değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır Allah maddî, dünyada geçerli olan ve orada kalan nimeti, imtihan gereği herkese verir; peygamberlik gibi, Allah nezdinde değerli ve bu yüzden rahmet olan mânevî nimetini ise herkese değil, üstün meziyetleri sebebiyle seçtiğine verir ve bu rahmet nimet onların değer verdiği asaletten, servetten, iktidardan çok daha iyidir, hayırlıdır, insanlar için kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. Allah Teâlâ insanlar için yaratıp düzenlediği dünya hayatında kabiliyet, servet, düşünce ve inanç bakımından hepsi birbirine benzeyen, aynı özellikleri taşıyan insanların olmasını değil, toplu hayatı oluşturmak ve devam ettirmek, hür irade ile seçim yapmaya imkân vermek ve böylece imtihan maksadını gerçekleştirmek için gerekli bulunan farklılığı murat buyurmuştur. O’nun katında geçici dünya nimetlerinin değeri yoktur, bunlara sahip olmak da Allah sevgisinin kanıtı değildir; pek çok hikmet çerçevesinde Allah sevdiklerini ve sevmediklerini zengin de kılar yoksul da; kimi zaman birilerini iktidara getirir, kimi zaman diğerlerini. O’nun sevdiklerine tahsis ettiği nimetler burada değil, ebedî âlemdedir. Müşrikler büyüklüğü, Allah’ın rahmetine mazhar olma şansını asalet ve servete bağlamakla yanılıyorlar. Eğer Allah’ın yukarıda özetlenen “dünya düzeni” muradı olmasaydı, inansın inanmasın bütün insanları servette ve refahta eşit kılardı; bu takdirde kâfirlere servet ve iktidar verirse bütün insanlar küfrü, müminlere servet ve iktidar verirse bütün insanlar imanı seçmeye yönelirlerdi. Halbuki Allah böyle dolaylı yoldan da olsa insan iradesine müdahale etmek istemiyor, onların serbest seçimleri ile farklı olmalarını istiyor. İnsanın iç dünyasında daima bir ikilik, çelişkili eğilim ve çekim vardır. Bunların iyi olan, yani Allah rızasına çeken kısmı, insan fıtratına yüklenmiş bulunan din duygusundan, ezelî sözleşmeden, ilâhî ruhtan ve melekten gelir. İnsan gördüğü eğitimin de yardımıyla iradesini kullanarak kendini bu çekime bıraktığı İslâm’ın anlamı da budur, resulün mesajını rehber edindiği sürece nefsin ilâhî ruha dönük yönü gelişir, bunun rengi bütünü kaplar. Kötüye, aşağı varlık tabakalarına çeken güce teslim olduğu, ilâhî mesaja kulaklarını tıkadığı sürece de artık onun danışmanı kendine mahsus şeytandır. Şeytanın işi, meleğinkinin tersine insanı Allah’tan uzaklaştırmak, beşerî arzuların tutsağı haline getirmektir. Böyle bir ömür geçirip ölen insan rabbinin huzuruna çıkarıldığında yaptıklarının ve seçiminin ne kadar yanlış olduğunu anlayacak, fakat iş işten geçmiş olacaktır. Dünyada arkadaşların acılara ortak olmaları bazan acıları hafifletir. Ancak âhirette herkesin hak ettiği cezayı çekmesi murat edildiği için şeytan türünden arkadaşların aynı cezayı çekmesi, çekilen cezaya bu mânada ortak olmaları, çekenlerin acılarını azaltmayacak, onlara bir fayda vermeyecektir. Şartlanmışlık sebebiyle doğruyu dinleme, görme ve doğru düşünme kabiliyetlerini kaybetmiş kimselere laf anlatmak imkânsız gibidir. Bu gerçekten hareketle Hz. Peygamber’in ve onun tebliğ sünnetini yerine getiren ümmetin, “Neden bizi dinlemiyor ve anlamıyorlar?” veya “Bunca zulme ve sapkın inançlarda ısrara rağmen niçin bunlara hak ettikleri ceza verilmiyor?” sorularıyla bunalmamaları, aksine sabretmeleri, işi Allah’a bırakmaları gerekmektedir. Allah, Hz. Peygamber’e müşriklerin âkıbetini gösterse de nitekim bir kısmını Medine döneminde göstermiştir göstermese de gerekeni yapacak, herkese hak ettiğini verecektir; çünkü O’nun kudreti karşısında duracak bir güç yoktur. Hz. Peygamber’in daveti ve tevhid mücadelesi anlatılırken yeri geldikçe geçmiş tecrübelere temas edilmektedir. Buradaki örnek Hz. Mûsâ ile Mısır’ın tanrı kralı Firavun ve tebaası arasında geçen olaylar, tartışmalar ve alınan ibretlik sonuçlardır. Bu âyetlerde iki nokta dikkat çekmektedir 1. İnkârcıların bilinçlerinin derinliklerinde bir Allah inancı vardır, çeşitli telkinler ve dünyanın çekici menfaatleri bu temel duyguyu köreltmiş veya üstünü küllerle örtmüştür. Allah yine rahmetinin eseri olarak inkârcıları bazı felâketlerle uyarınca bu temel duygu ve inanç açığa çıkmakta, ona sığınılmakta, sıkıntı geçince yine inkâra dönülmektedir. 2. Tevhid inancı bütün peygamberlerin ortak tebliğleri ve inanç ilkeleridir. Kendilerine kitap gönderilmiş topluluklara sorulduğunda veya eski kitapların kalıntıları okunduğunda anlaşılmaktadır ki, Allah hiçbir zaman kendisi dışında bir varlığa kulluk edilmesine izin vermemiştir. Hz. Mûsâ’nın mücadelesi de bunun bir kanıtıdır. 54. âyette “halkının aklını çeldi” şeklinde çevirdiğimiz cümle, yöneten ve yönetilen ilişkisi bakımından çok önemlidir. Kelimenin aslı, Türkçe’de de kullanılan istihfâf kökündendir. Bu kelime Arapça’da “acele ettirdi, aldattı, bilgisizliklerinden yararlandı, onları bilgisizlikleri ve güçsüzlükleri yüzünden hafife aldı, istediği gibi yönlendirdi” mânalarını ifade etmektedir. Totaliter yönetimlerde yöneticilerin istemediği şey, halkın bilgilenmesi, doğruyu öğrenmesi, örgütlenerek hakkını talep edecek kadar güçlenmesidir. Firavun da aynı yola başvurmuş, Hz. Mûsâ’nın gerçeğe ve tevhide yönelik davetini sabote etmiş, halkın sağlıklı düşünmesini engellemiş, geleneklerden ve gözler önündeki alâyişten yararlanarak toplumu âdeta büyülemiş ve saltanatını devam ettirmenin yolunu bulmuştur. Ancak, şairin dediği gibi, “Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!” “O, kıyamete ait bir bilgidir” cümlesi ile müşriklere kıyamet hatırlatılmakta, dünyada düzenlerini bozmamak için saplandıkları putperestliğin âhirette başlarına neler getireceğine dikkat çekilmektedir. “Kıyamete ait bilgi”nin ne olduğu konusunda “Kur’an, âhir zaman peygamberi, Hz. Îsâ’nın tekrar dünyaya gelmesi” şeklinde farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı tefsirciler, bu âyetten biraz önce Hz. Îsa’dan söz edildiği için “o” zamirinin Hz. Îsâ’ya işaret ettiği yorumunu yapmışlardır. Halbuki Îsâ’dan bahseden âyetler bittikten sonra başka bir konuya, 40-44. âyetlerde zikredilen “son peygambere tâbi olmanın gerekliliği” konusuna geçilmiştir. Zaten diğer peygamberlerin örnek olarak zikredilmesi de ana konuyla son peygambere inanma ve onu izleme konusu ilgilidir. Ayrıca bu âyetler gelirken henüz Hz. Îsâ gelmiş olmadığına göre âyetin müşrikler için bir şey ifade etmesi, “kıyamet bilgisi veya alâmeti”nin, görüp anlayabilecekleri bir şey olmasına bağlıdır; bu da Îsâ değil, Kur’an’dır, kendisinin son peygamber olduğunu söyleyen hâtemü’l-enbiyâdır. Müşriklere düşen görev, akıllarını başlarına devşirmeleri, şeytana değil, kıyametten önce gelen son peygambere kulak vermeleri ve böylece doğru yolu bulmalarıdır. Hz. Îsâ’nın getirdiği hikmet, beşer aklına yol gösterecek ve yalnızca akılla bilinemez konuları aydınlatacak, ihtilâfa düştükleri alanlarda son sözü söyleyecek olan vahiydir. Vahiy bu fonksiyonu yerine getirmiş, fakat gerek yahudiler ve gerekse daha sonra hıristiyanlar yine de ihtilâfa düşmüşler, çeşitli mezheplere ayrılmışlardır. Bunun sebebi zulümdür. Burada zulmün anlamı, şeytana uyarak ve geçici dünya menfaatlerine öncelik vererek vahyin kıymetini bilmemek, peygambere kulak asmamak, bu büyük rahmet ve nimetten istifade etmemektir. Tabii bu zulmün sonu da cehennemdir, ebedî saadet fırsatının zayi edilmesidir. Peygamberlerin olağan üstü gayretlerine rağmen yola gelmeyen inkârcıların gerçeği kabul edebilmeleri için kıyametin kopması gerekmektedir, onlar ancak bunu gördükten sonra inanacaklardır. Fakat kıyamet birden kopacağı, kendilerini inançsız ve hazırlıksız yakalayacağı için bu bilgi ve kabulün bir faydası olmayacaktır. Zıtların yan yana getirilmesi ve bu şekilde karşılaştırma yapılması her birinin farkını daha açık ve canlı bir şekilde ortaya çıkarır. Bu sebeple cennetliklerin mazhar olacakları nimetler açıklandıktan hemen sonra cehennemliklerin durumu tasvir edilmiştir. Herkes cehenneme ateşini dünyadan götürür. Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsana hem bazı ödevler yüklemek hem de bunları yapacak güç ve imkân vermemek zulümdür. Şu halde Allah kullarına bu imkânı ve gücü vermiştir. Ancak inkârcı ve günahkâr kullar ellerindeki imkânı kötüye kullanmış, kendilerine cehennemin yolunu yine kendileri açmışlardır. Gåfir sûresinde 40/49 cehennemliklerin, burada görevli meleklerden, “azaplarının hafifletilmesi için Allah’a aracı olup dua etmelerini istedikleri”, ancak bu taleplerinin kabul görmediği zikredilmişti. Burada ise kurtuluştan ümit kesen cehennemliklerin, son çare olarak Mâlik isimli üst görevliye başvurarak öldürülüp yok edilmelerini istediklerini görüyoruz. Kendilerine verilen cevap, dünyada iken peygamberlerin anlattıklarına uygundur “Cehennem azabı, Allah’a ortak koşanlar, O’nu ve âhireti inkâr edenler için ebedîdir.” Bu âyette Allah’ın, sözü, Mâlik’ten alarak kendisinin devam ettirmesi ve “onlar” yerine “siz” zamirini kullanması, âyetlerin amacı bakımından ilgi çekicidir. Böylece cehennemliklerin şahsında Hz. Peygamber’in muhataplarına da hitap edilmekte, inkârcılıkta devam ettikleri takdirde âkıbetlerinin böyle olacağı hatırlatılmaktadır. Sûrenin sonunda yine ana konuya, peygamberin tevhid mücadelesine dönülüyor. Fıtrî aklın hükümlerinden, müşriklerin inanç ve pratiklerinden de yararlanılarak putların tanrı olamayacağı, Allah’tan başka hiçbir varlıkta tanrılık niteliklerinin bulunmadığı, Allah’ın çocuğunun olmasının düşünülemeyeceği, bunun Tanrı kavramına ve O’nun temel niteliklerine ters düştüğü ikna edici bir üslûp içinde açıklanıyor. âyetin geliş sebebi olarak, hicrete yakın günlerde Mekkeli müşriklerin toplanıp Hz. Peygamber’i öldürme kararı almaları olayı zikredilmiştir. Onlar bu kararı almışlar, fakat Allah’ın ezelde verdiği karar gerçekleşmiş, Peygamber efendimiz kurulan tuzaktan kurtulmuştur. âyet bütün tebliğciler için geçerli bir ilkeyi ifade etmektedir Tebliğcinin vazifesi bildirmektir, yapılacak her şey yapıldıktan sonra inkârda direnenler kendi hallerine bırakılır, insanları zorla imana getirmek için savaşılmaz, farklı inanç taşıyanlarla barış içinde yaşanır. Savaşın sebebi karşı tarafın hukuk tanımazlığıdır, insan hak ve hürriyetlerine saldırmasıdır. Bunlar engellenir, hak ve özgürlükler kurtarılır, hür düşünceleri ve iradeleri ile inkârı seçenlerin gerçeği anlamaları ya zamana veya âhirete Suresinin Faziletleri Nelerdir? Zuhruf suresinin faziletleri İslami kişilikler tarafından çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Bunun yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da Zuhruf suresinin faziletleri belirtilmiştir. Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu ki “Zuhruf suresini okuyan kişiye kıyamet gününde Allah’u Teala Ey ayetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de, Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz şeklinde hitap edilen cennetlikler zümresine nail olur.”Ebu Suud Efendi, Ebu Suud Tefsiri İrşadü Aklis-Selim, 8/58 İmam Bakır’dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir Her kim, Zuhruf suresini okumayı devam ettirirse, Yüce Allah’ın huzuruna çıkana ve Zuhruf suresi gelip o şahsı Allah’ın emriyle Cennete sokana dek, Allah Teâlâ onu kabirde haşerelerden ve kabir azabından âmânda kılar. [ İbn Babıveyh, Muhammed bin Ali, Sevabu’l-Amal ve İkabu’l-Amal, 1382, c 1, s 221.] Peygamber Efendimizden şöyle bir hadis-i şerif nakledilmiştir Her kim, Zuhruf suresini okursa, kıyamet gününde o şahıslara şu şekilde hitap edilecektir Ey benim kullarım! Bugün size ne bir korku ve nede bir üzüntü vardır; sorgusuz sualsiz Cennete giriverin. [Behrani, Haşim bin Süleyman, el-Burhan fi Tefsiri’l-Kur’an, 1389, c 4, s 843.] İslam aleminin merakla araştırdığı Zuhruf suresinin meali ve konusu bu şekilde açıklanmıştır.
zuhruf suresi 3 ayet meali